Perşembe 25 Haziran 2026 - 16:25
İnkılabın Şehit Rehberinin Sözleriyle Aşura Dersleri

Havza / İnkılabın şehit rehberi, Aşura kıyamının farklı boyutlarını gözden geçirerek bu tarihi olayı İslam toplumu için büyük bir okul olarak değerlendiriyor.

Havza Haber Ajansı'nın bildirdiğine göre Muharrem ayı münasebetiyle, Aşura kıyamının sosyolojik arka planı, nedenleri ve hedeflerinin analiz edildiği "Aşura Coşkusu" adlı özel dosya kapsamında, inkılabın şehit rehberi Ayetullah el-Uzma Hamaney'in (Allah ondan razı olsun) beyanatlarından derlediğimiz yazı dizisi siz değerli okuyucuların istifadesine sunulmaktadır.

Din ve Allah Yolunda Feda Olma Dersi

Aşura'nın ilk büyük dersi, en zor şartlar altında dahi din ve Allah yolunda feda olma dersidir; bu, Aşura'nın en net dersidir. Hüseyin bin Ali (a.s.), tüm Müslümanlara, hatta Müslüman olmasa bile dünyadaki tüm özgür insanlara şu dersi vermiştir: Eğer insanın onuru, özgürlüğü, idealleri ve Müslümanlar için dinleri tehlikeye girerse, en zor şartlarda ve en çetin imkânlarla bile dini savunmak hem İslami hem de insani bir farzdır. "Şartlar zor, yapılamaz" demesinler; yapılabilir. Sarsılmaz bir irade, fedakarlık ve şehadet ruhuyla din her zaman savunulabilir.

Hüseyin bin Ali (a.s.) bu savunmayı, o günün büyük dünyasında yapayalnız kaldığı şartlarda gerçekleştirdi. Haşimoğulları'nın ve Kureyş'in ileri gelenleri ile İslam'ın önde gelen şahsiyetleri Hüseyin bin Ali'ye (a.s.) eşlik etmedi. Mekke'de Abdullah bin Zübeyr; Medine'de Abdullah bin Cafer, Abdullah bin Ömer gibi babaları İslam'ın ilk dönemlerinin ünlü kahramanları olan ve halkın gözünün üzerlerinde olduğu, insanların umut bağladığı kişiler, Yezid'in zulmü karşısında direniş göstermeye yanaşmadılar ve Peygamber'in (s.a.a.) ciğerparesine yardım etmediler.

Acaba Hüseyin bin Ali (a.s.) onların yardımını mı bekliyordu ve onlar yardım etmeyince işi durdurdu mu? Hayır, durdurmadı. Yolda Kûfe halkının kendisine yardım etmeyeceğini öğrenip yalnız kaldığını anladığında yolundan dönmedi. Kerbela çölünde tüm yoldaşları şehit edilip bir grup kadın ve çocukla yalnız kaldığında da savunmayı ve mücadelesini bırakmadı.

İmam Hüseyin (a.s.) son ana kadar eğer teslim olsaydı, Yezid taraftarları onunla uzlaşmaya hazırdı; ancak o teslim olmadı. Bu çok büyük bir dersti.

Bizler bugün dünyada İslam'a, İslam İnkılabı'na ve İslam Cumhuriyeti'ne tüm varlığıyla düşman olan politikalarla karşı karşıyayız. Amerikan emperyalizmi, Sovyet emperyalizmi, bölgedeki gerici rejimler ve Amerika ile Sovyetlerin kuyrukçusu olan devletler... Bunların hepsi İslam İnkılabı'nı gözlerine batan bir diken olarak görüyorlar; bu yüzden de ona tahammül etmeye hazır ve istekli değiller.

Ekonomik baskılar var, siyasi baskılar var; tam sekiz yıl süren askeri bir baskı da yaşandı. Biz bu baskılar karşısında direndik, direnmeliyiz ve yine direneceğiz. Kimse savaşın bitmesiyle küfre ve küresel emperyalizme karşı mücadelemizin bittiğini sanmasın; mücadelenin şekli değişecektir ancak kendisi baki kalacaktır. Bunun nedeni, küfrün ve küresel emperyalizmin İslam'a tahammül etmeye hazır olmamasıdır. İslam Cumhuriyeti de varlığını sürdürebilmek için kendini savunmak zorundadır. Bu savunma, büyük İslam ümmetimizin hazırlıklı, bilinçli ve fedakar olmasını gerektirmektedir.

Aşura'nın siz gençlere verdiği ders şudur: Her koşulda hazırlığınızı koruyun.

Düşmanı Tanımaya Önem Vermek; Aşura'nın Bir Diğer Dersi

Aşura'nın bir diğer dersi düşmanı tanımak, düşmandan gafil olmamak ve onun hilelerine kanmamaktır. O günlerde dış görünüşün kör ettiği ve meselenin iç yüzünü göremeyen pek çok insan vardı. Din görünüşte korunduğu için mevcut duruma sessiz kalmaları gerektiğini düşünen çok kişi bulunuyordu. Hüseyin bin Ali (a.s.), düşmanı bu görünüşlerin ardında tanıdı. Düşmanı tanımak ve düşmanı tanımada hataya düşmemek çok önemli bir husustur.

İnkılap öncesi mücadele edenlerin sorunlarından biri de, deneyimsiz savaşçılara gerçek olmayan düşmanların tanıtılması ve asıl düşmanın sahte bir düşman figürü yaratarak onları kandırmasına izin verilmesiydi. O günlerde gerçek mücadeleciler, bizzat düzenin eliyle çıkarılan toz duman içinde asıl düşmanın yüzünü teşhis edebilenlerdi. Bugün de bu bilinç gereklidir.

Bu bilinç, Hüseyin bin Ali'nin (a.s.) en büyük dersidir. O gün dünyada hakkın ve batılın nerede olduğunu anlayan çok az kişi vardı; dış görünüşe aldanıyorlardı ve halk doğru bir bakış açısına sahip değildi. Ancak Hüseyin bin Ali (a.s.) bu bilince sahipti ve kendi inancı, imanı ve vizyonundan o kadar emindi ki bu yolda kendi canını, hatta sevdiklerinin, evlatlarının, Ali Asgar'ının canını feda etmeye ve ailesinin esir düşmesine razı oldu. Bundan daha yüce bir şey olabilir mi?

Rehbere İtaat; Aşura'dan Bir Mesaj

Aşura'nın mesajının rehbere mutlak itaat olduğu söylenir; rehber ne derse kelimesi kelimesine, harfi harfine uygulamak, olaylar ve hadiseler karşısında rehberlik makamının işaretiyle hareket etmek ve rehberin karşısında teslim olmaktır. Peki hangi rehber?

İnsanın bilinçli olarak seçtiği ve iman ettiği rehber. Bu yüzden İmamların (a.s.) ziyaretnamelerinde de şöyle okursunuz:

"Sîlmun li-men sâlemekum ve harbun li-men hârebekum"

Sizinle savaşanlara karşı savaştayım; sizinle barış içinde olan ve size teslim olanlarla ben de barış içindeyim ve teslimim. İslami rehberin anlamı tam olarak budur; kalplere nüfuz ederek ve gönüllere hükmederek İslam toplumunu yönetmek.

Bu da Aşura'nın bir başka dersidir. Eğer bu dersleri ve Aşura'dan çıkarılabilecek diğer pek çok dersi alırsak toplumumuz, düşmanların hilelerine karşı bağışıklık kazanır; ki bu bağışıklık onun için son derece gerekli ve elzemdir.

İmam Hüseyin'den (a.s.) Büyük Bir Ders

Hüseyin bin Ali (a.s.) hakkında konuşulduğunda, mersiyeler okunduğunda, musibetler anılıp ağıtlar yakıldığında ve sine vurulduğunda... Tüm bu durumlarda şunu aklınızdan çıkarmayın: Uğruna gözyaşı döktüğünüz bu mazlum, garip ve şehit insan; Allah için, din için kendi canından, sevdiklerinden, çocuklarından ve ailesinden vazgeçen ve bize bir ders veren kişidir. İmam, yani önder; o ne yapıyorsa, biz de aynısını yapmalıyız. Bu fedakarlık, Hüseyin bin Ali'nin (a.s.) bize verdiği en büyük derstir.

Bir Diğer Ders; İnsanların Gerçek Değerini ve Karakterini Belirleme

Aşura hadisesi hakkında şunu belirtmeliyim ki bu olay, içinde sayısız dersler barındırmaktadır. İnsan ne kadar düşünürse, Aşura'nın derslerinin düşündüğünden çok daha fazla olduğunu görür. Aşura'nın önemli derslerinden biri de insanları birbirinin karşısında iki gruba ayırmasıdır. Aşura hadisesinin bereketiyle insanların gerçek bir değerlendirmesi ve karakter ölçümü yapılmış oldu ki bu başlı başına büyük bir dersti.

Mesele kan ve fedakarlık meselesi olmadığı ve Hüseyin bin Ali'nin (a.s.) Medine veya Mekke'den tam olarak ne için hareket ettiğini bilmedikleri sürece, İmam'ı takip etmekten vazgeçmeyen pek çok kişi vardı; çünkü bu, güvenlik ve rahatlık vadeden bir durumdu.

Kûfe'de de şehrin ileri gelenleri ve reislerinden birçoğu Hüseyin bin Ali'ye (a.s.) mektup yazıp onu davet ettiler. Üstelik bu davet, İmam'ın Medine'den ayrılmasından sonra gerçekleşti. Henüz meselenin ne olduğunu bilmiyorlardı. Beraberinde böylesine zorlu ve baskı dolu bir imtihan getireceğini tahmin etmiyorlardı. Mekke'de birçok kişi, görünüşte durum tatsız olmasına rağmen, işin nereye varacağı henüz belli olmadığı için onunla birlikte yola koyuldu. Ancak meseleler gerçek yüzünü gösterir göstermez, hak ve hakikatin taraftarları azaldı. Zorluklar ve acılar, dünya ehlini kaçırdı; tıpkı İmam'ın (a.s.) kendi sözlerinde buyurduğu gibi:

"İnsanlar dünyanın kölesidir; din ise onların dillerinde bir oyuncak gibidir. Geçimleri sağlandığı sürece dinin etrafında dönerler. Ancak belalarla imtihan edildiklerinde gerçek dindarlar azalır."

Bu, gerçeğin tam bir tasviriydi. Zorluklar ortaya çıktığında dindarlar azalır; refah ve rahatlık olduğu sürece ise iddia sahipleri çoktur. O gün Mekke'de, Medine'de, Kûfe'de ve tüm İslam aleminde, dinin ve İslam'ın şartsız takipçisi olduğunu iddia eden pek çok kişi vardı. Hüseyin bin Ali'yi (a.s.) Peygamber'in (s.a.a.) evladı olarak tanıyan, kabul eden ve hatta ona muhabbet besleyen birçok insan bulunuyordu. Ancak aynı insanlar, İmam Hüseyin'in (a.s.) Mekke'den hareket etmek istediği o gün onunla gelmeye yanaşmadılar.

Abdullah bin Cafer'in veya İmam ile yola çıkmayan diğer birçok Haşimoğulları mensubunun İmam Hüseyin'i (a.s.) kabul etmediğini sanmamalısınız. Onların hepsi İmam Hüseyin'i (a.s.) bir imam, Peygamber'in (s.a.a.) evladı ve yüce bir şahsiyet olarak kabul ediyorlardı. Ancak onunla gitmeye yanaşmadılar, çünkü iş zordu. Müslim bin Akil'in şehadet haberi yolda İmam Hüseyin'e (a.s.) ulaşana kadar, daha büyük bir grup İmam'a eşlik ediyordu. Kûfe'den durumun zor olduğu ve Müslim'in öldürüldüğü haberi gelince, bir grup insan da orada yollarını ayırdı. Bizzat Kûfe'nin içinde de Peygamber evladının imametine inandığını ifade edenler sadece üç beş kişi değildi; aralarında büyük şahsiyetlerin ve liderlerin de bulunduğu binlerce kişi vardı.

Elbette İmam Hüseyin'e (a.s.) yazdıkları mektuplara dikkat ederseniz, sorunun kökenini bulursunuz. İmam Hüseyin'e (a.s.) iki farklı türde mektup yazılmıştır. İkisi de davettir. Bazıları İmam Hüseyin'e (a.s.) şöyle yazmıştır: "İnnehu leyse aleynâ imâmun fe-akbil" Bizim bir liderimiz yok, o hâlde gel.

Yani "Lider istiyoruz." Kendilerine liderlik edecek, ellerinden tutup adım adım ileriye taşıyacak bir önder ve imam arayışı içindedirler. Bu doğru bir kavrayıştır. Bu tür bir mektubun altına Habib bin Mezahir gibiler imza atmışlardır. Yezid ve Emevi yönetimi hakkında yazmışlardır.

Başka bir grup da mektup yazmış ve davet etmiştir. Ancak Hüseyin bin Ali'yi (a.s.) bir imam ve lider olarak davet etmemişlerdir. Gerçi bir imam istiyorlardı ve onu da kabul ediyorlardı, çünkü Şii idiler – Kûfe halkı çoğunlukla Şii idi – fakat mektubun üslubu bir misafiri davet etme üslubuydu. Hüseyin bin Ali'ye (a.s.) mektup yazıp "Burada nehirlerimiz gürül gürül akıyor, ağaçlarımız yemyeşil, bağlarımız ve bahçelerimiz meyve dolu" dediler. Sanki bir ziyafete misafir davet ediyorlardı! Yani, "Buraya gelin, burada maddi nimet ve refah boldur." Oysa Hüseyin bin Ali (a.s.) maddi bir zenginlik için savaşa gitmiyordu; o, bir görev uğruna hareket ediyordu. İşte bu ikinci tür mektubun altına, daha sonra bizzat İmam Hüseyin'in (a.s.) katillerinden biri olacak olan Şebes bin Rıb'î gibiler imza atmıştı!

Hüseyin bin Ali'nin (a.s.) hareketine dair anlayış iki farklı şekildedir:

 * Bir grup dünyaya dönük bir gözle bakar, diğer grup ise ahiret gözüyle.

 * Bir grup bu harekete makam, mevki, şan, şöhret ve ekmek kapısı olarak bakar; diğer bir grup ise vazife bilinciyle.

Makam, mevki, ekmek ve şöhret peşinde koşarak Hüseyin bin Ali'nin (a.s.) peşine düşen kişi, bunların tehlikeye girdiğini gördüğü an "Hoşça kal, biz gidiyoruz!" der. Artık onunla bir işi kalmamıştır. Ekmek için gelmiştir; ekmek yoksa neden kalsın? Makam için gelmiştir; ortada makam yoksa ve her şey sadece çileden ibaretse neden dursun? Bırakır ve çeker gider.

Bir grup ise yalnızca dini yükümlülüğünü yerine getirmek için gelmiştir. Hüseyin bin Ali'nin (a.s.) şehit mi olacağı yoksa iktidara mı geleceği onların umurunda değildir; "Ben görevimi yerine getiriyorum" derler. Görev şudur: Böylesi bir durumda, Peygamber'in (s.a.a.) evladı hakkı almak, insanları hidayete erdirmek ve İslam toplumunu yönetmek için kıyam ettiğinde; müminlerin ve Müslümanların onun arkasında durması ve ona yardım etmesi gerekir. "Ben bu görevi yerine getirmek istiyorum ve bu görev yolunda iki ihtimal söz konusu olabilir: Ya zafer, göz aydınlığı ve her şeye ulaşmak; ya da öldürülmek. Ben her ikisine de hazırım" derler. Hüseyin bin Ali'nin (a.s.) kendisi de işte bu ruh hâliyle hareket etmiştir. Bu kişiler, son ana kadar İmam Hüseyin (a.s.) ile birlikte kalanların ta kendileridir. Aşura gecesi de oradaydılar; Aşura günü de şehit olmak için birbirleriyle yarışıyorlar ve şakalaşıyorlardı; çünkü ilahi vuslata ereceklerini ve şehit olacaklarını biliyorlardı. İşte bu, Hüseyin bin Ali'nin (a.s.) kullandığı mihenk taşıydı.

Ortak Kimlik ile Zamanımız ve İmam Hüseyin (a.s.) Dönemi Arasındaki Farklar

Bizim inkılabımız da aynı hareketin bir devamıdır. Bizim İmamımız, aynı Hüseyin'in (a.s.) evladıdır ve İran milletiyle dünya Müslümanlarının yolu, o yolun devamıdır. Elbette bugünün o günle pek çok farkı vardır, ancak davanın kimliği ve özü aynıdır.

Şunu ifade etmeliyim: O gün, tağut destekçilerinin gerçek İslam'a ve Peygamber (s.a.a.) hanedanına karşı yarattıkları yozlaşma, sapkınlık ve kötü propagandalar yüzünden İmam Hüseyin'in (a.s.) taraftarları sayıca az idiyse; bizim zamanımızda, bin üç yüz yıllık tebliğ, bin üç yüz yıllık anlatım ve İmam Hüseyin'in (a.s.) ve Aşura'nın derslerinin bin üç yüz yıl boyunca tekrarlanması sayesinde, hakkın taraftarları artık o kadar az değildi. "Belalarla imtihan edildiklerinde gerçek dindarlar azalır" sözü İmam Hüseyin'in (a.s.) dönemi için geçerliydi, bizim zamanımız için değil. Bizim zamanımızda halkın başına çok çetin belalar geldi ama dindarların sayısı azalmadı; toplumumuzun büyük çoğunluğu dimdik ayakta kaldı...

Etiketler

yorumunuz

You are replying to: .
captcha